29 Nisan 2009

Unutmak Yok


Nerelerdeydin diye sorarsan
'Hep eskisi gibi' diyeceğim.
Toprağı örten taşlardan söz edeceğim,
Sürdükçe kendini harcayan ırmaktan;
Ben yalnız kuşların yitirdiklerini bilirim,
Gerilerde kalan denizi bilirim, bir de ağlayan ablamı.
Neden ayrı adlarla anılıyor ülkeler?
Neden günler yeni günleri izliyor?
Neden koyu bir gece birikiyor ağızda?
Neden ölüler?
Nereden geliyorsun diye sorarsan bölük pörçük,
Kelimelerle konuşmak zorundayım,
Ağzı zehir gibi yakan araçlarla,
Çoğu çürümeye yüz tutmuş hayvanlarla
ve avutamadığım yüreğimle.

Andaç değil yanımızda götürdüklerimiz
Unutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil,
Yaşlarla kaplı yüzler,
Boğazımıza yapışan eller,
ve yapraklardan sıyrılan şey:
Aşınmış bir günün karanlığı
Acıyı kanımızda tatmış bir günün.

İşte menekşeler, işte kırlangıçlar
Bize sevinç veren ne varsa,
Geçici ve küçük duyarlıkların
Yanyana göründüğü süslü kartpostallarda.

Ama bu sınırın ötesine geçmeliyim,
Dişlemeliyim sessizliğin çevresindeki kabuğu,
Ne karşılık vereceğimi bilemem.


Öyle çok ki ölüler,
ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler,
ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler,
ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller,
ve öyle çok ki unutmak istediklerim.


Pablo Neruda

25 Nisan 2009

Are you the exception...or the ruler?


Girls are taught a lot of stuff growing up.
If a guy punches you he likes you. Never try to trim your own bangs and someday you will meet a wonderful guy and get your very own happy ending.
Every movie we see,
Every story we're told implores us to wait for it,
the third act twist,
the unexpected declaration of love,
the exception to the rule.

But sometimes we're so focused on finding our happy ending we don't learn how to read the signs. How to tell from the ones who want us and the ones who don't, the ones who will stay and the ones who will leave.
And maybe a happy ending doesn't include a guy, maybe...
It's you, on your own, picking up the pieces and starting over, freeing yourself up for something better in the future.

Maybe the happy ending is... just... moving on.
Or maybe the happy ending is this, knowing after all the unreturned phone calls, broken-hearts, through the blunders and misread signals, through all the pain and embarrassment you never gave up hope.





He's Just Not Into You (Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar?) filmini izledim. Kadro epey bir sağlamdı, konu ise tam bir klişeydi.
Her zamanki önyargılarımı bir elime, koca bir tas dolusu mısır patlağını diğer elime alırak kuruldum sinema koltuğuna.
Nedense hep "çok" önyargılı girdiğim filmlerden, suratımda ya bir sırıtma ya da kocaman bir hayretle beraber çıkıyorum.
Nitekim bu filmi de, o listedekileri filmlere katmak durumunda kalıyorum galiba:)

Sadece aksiyon sahneleriyle değil, gerek içindeki diyaloglarla, gerek yerine göre arkadan gelen müzikle, ve çok enteresandır, kıyafetleriyle, dekoruyla bir film benim için bütün olmalı. Bunlar biri eksikse, o hep içimizde olan "utility" duygusu bende yeteri kadar değer kazanamıyor.

Bu filmde ise, erkeklerin gayet düz bir mantıkla söyledikleri cümlelerin karşılarındaki kadınlar tarafından nasıl algılandıkları ve onları ne türlü hayal alemlerine daldırdıklarını gayet eğlenceli bir senaryoyla anlatmış, çok güzel söz kalıplarıyla süslemiş.

Alın size güzel örnekler. Tadını çıkarın. :)

- We are all programmed to believe that if a guy acts like a total jerk that means he likes you.

- I had this guy leave me a voicemail at work, so I called him at home, and then he emailed me to my BlackBerry, and so I texted to his cell, and now you just have to go around checking all these different portals just to get rejected by seven different technologies. It's exhausting.

- I would rather be like that, then be like you.
- Excuse me? What's that supposed to mean?
- I may dissect each little thing and put myself out there so much but at least that means that I still care. Oh! You've think you won because women are expendable to you. You may not get hurt or make an ass of yourself that way but you don't fall in love that way either. You have not won. You're alone. I may do a lot of stupid shit but I'm still a lot closer to love than you are.

15 Mart 2009

Gugıl

Uyku tutmayan gecelerden bir tane daha.
Oda desen dağınıklıktaki son noktasında; ileri analiz ödevleri(iki dönemlik ders, bitmiyor, bitmiyor!!!), yatağa yayılmış kalın analiz kitapları (kaynak taramak gerek tabi ödev yaparken), meyve tabağım (elmamı yine bitiremedim, neyseki annem görmedi (!) ), defterler, birsürü kitap, fotoğraflar, masamda unutmamak için yazdığım küçük rengarenk notlar, kalemler, peçeteler (gribim) vs.vs.
Sabah erkenden başlayacak bir gün. Kalp şeklinde alarmlı bir saatim var. Hem telefonumu hem de onu kuruyorum; çünkü uykum öyle derin oluyor ki sabahları - bir tek alarmla uyanamıyorum. Üstüste çalan 5 alarmdan sonra anca kendine gelen bünye, haliyle ev halkının büyük tepkisini çektikten sonra kendini banyoya atıyor.

Ödevler, projeler, unutulmaması gereken tonlarca şey. "Şu hocaya git, şunu sor", "Seminer var, unutma.", "Bilgisayar götürüceksin yarın", "Kulüp gezisi için para toplanıcak, dekanlığa uğra.", "Asistana git, ödevde bikaç takıldığın nokta vardı."

"Yaaaa ama ben yarın ne giyicem?" derdini de eklesem mi acaba? :)
Tamam sustum.

Uykumun gelmesi için her türlü yöntemi deniyorum şu an. Zaten biraz sonra kuzu sayma işlemine geçicem büyük ihtimalle. Biraz önce mutfağı taradım, süt bitmiş ya lanet olsun! (Evet uzun bir insanım tahmin edebileceğiniz üzere - ama emin olun sütten değil; öyle manyak genler var ki, hala uzuyorum)

Bazı hocalarımın adlarını "google"ladım biraz önce. (Bu da yeni adet, özellikle yabancı dizilerde çok geçer oldu - 'Araştırmak istiyorsan, bence "google"lamalısın tatlım!)
Hangi hocaların hangi makaleleri ve hangi kitapları Google Akademik aramada çıkıyor ve de en önemli nokta - kaç citation ile?

İleri Analiz hocam lider görünüyor. İki bölümümde de.
İki bölüm derken?
Neyse boşver.
Hee çift anadal, heee.
Heeee ineğim ben. Başka soru?

Yattım ben.
Si yu leytır, eleveytır.

Yeni Başlangıçlar


Bu başlığı yazarken bile gülüyorum. Çünkü arada eser bana - daimi bir "yeni bir başlangıç yapmam lazım artık" düşüncesi sarar birden. Sanki etrafımdaki her şey benimle beraber eskiyor ya da kirleniyor; ve de ben, rutin aralıklarla ya baştan başlamak zorunda hissediyorum kendimi, ya da temiz bir sayfa açmak.

Saçmalık gibi görünebilir. Ama ben sadece insanoğluna verilmiş belki de en güzel özelliği doyasıya kullanmak istiyorum - "unutmak"

Belli bir zaman geçer. İnsanlar değişir. Sen değişirsin. Senin için "iyi" ya da "kötü" olarak etiketlendirilebilecek olaylar yaşanır çevrende. "İyi" olanları hafızana kazırsın, gelecekte tekrardan hatırlayıp gülümseyebilmek için. "Kötü" olanları ise geri dönüşüm kutusunda bekletmektense, onların sonucunda yaşadıklarını ve hissettiklerini, beyninin ufak bir köşesine not alırsın - bir daha karşılaştığında o olayı yaşamayıp kısayoldan direk sonuca ulaşabilmek için.


Sonunda ise sana kocamaaaan bir gülümseme kalır. :)


Hayatımın hiç olmadığı kadar güzel gitmesi, sebepsiz yere sürekli gülüyor olmam işte bu nedenlerden. Sahte olduğum zamanlar da oldu. O zamanlar yazdıklarımı da hatırlıyorum: "Kendim olamıyorum, sanki bir şeyler sürekli beni engelliyor benliğimden." diye.

Artık oyun bitti.


Mutlu olmak için herhangi bir sebep olması gerekmediğini gördüm ben bugünlerde.

Siz de deneyin, güzelmiş :)

12 Ocak 2009

Nothing At All

Let the whole world fall away and fall into my arms.
Stay with me, I don't know how long we've got left.
And so i'm asking you , to forgive me.

I learn as I go, to float far away
Into silence, and just watch your face
and find some kind of grace, in that quiet bliss.

Can I stay and say nothing at all, at all?

Duygusal bir insan değilim. En azından öyle olmamaya çalışıyorum. Olayların ya da insanların benim ruh halimi etkilemesine izin vermek istemiyorum. Ama öyle bir durum ki, bazen kendini kontrol edemezsin, her şey birden gelişiverir. O an, sen sen olmaktan çıkarsın. Sanki, hayatta sen bir seyircisindir; sahnede ise senin yerine bir başkası oynuyordur - tam da senin kılığında. Seyirciler arasından var gücünle bağırırsın: "Hayır! Böyle yapma! Bu sen değilsin! Orda olması gereken benim ve ben olsaydım böyle yapmazdım!"
Ama gel gör ki, roller oynanmaya devam eder ve hayat akıp gider. Sense biraz geç de olsa koltuğundan kalkıp olman gerektiği yere dönersin ama artık bazı şeyler için çok geçtir.

Geçmiş. İçinde türlü hikayeler barındıran bir roman. Açıp okumaya kalktığında, sayfalar arasında kaybolma ihtimalin de var, yazanlardan ders çıkarttıktan sonra kitabı kapatıp yeni bir hikaye yaratma da. The choice is yours.

Bütün dünyanın kollarıma düşmesine izin ver.
Yanımda kal, ne kadar vaktimiz kaldı bilmiyorum - sadece, beni affetmeni istiyorum.
Burada kalabilir miyim? Tek bir söz bile söylemeden? Tek bir söz bile.

28 Aralık 2008

Kitap - Shepherd of the Hills


Yazasım geldi durduk yere. Hava inanılmaz soğuk. Ve tahmin edin ne oldu? Evet, ben yine hastalandım. Hassas bi yapım var maalesef, akşam görünürde hiçbir şeyim yokken, sabah kalktığımda deli gibi hapşuruyo ve iki hafta boyunca gribin alasını geçiriyo olabiliyorum.
İki günümü ders çalışarak geçirmeyi planlamışken, yine dürttü beni kahrolası bir melek.
Bütün gün, tembelliğin alasını yaptım. Ama mutluyum. Evet.
Odam karmakarışık. Elimi nereye atsam bi kitap çıkıyor. Fışkırıyo sanki. Arada onları gözden geçiriyorum. Küçükken çılgınlar gibi kitap okurdum. Artık eski heyecanım da kalmadı bu aralar. Dergi karıştırmak, eski yazıları okumakla yetiniyorum sadece. Ya da alıyorum elime öyle rastgele bi kitap, şuursuzca okuyorum, saatler geçiyor gidiyor. Sonra atıyorum bi yere.
Kitaplara not almak çok güzel bir şey. Düzen delisi insanlar vardır ya, kitapları okurken bile düzgün açarlar, sayfaları buruşturmazlar falan. Kısmen ben de öyleyim ama, kitabın boş kalan kısımlarına, bir şeyler yazmak sapıkça hoşuma gidiyor.
Atatürk de öyle yaparmış. Zaten benim çıkış noktam da o. Adam kısacık ömrüne binlerce kitap okumuş, hepsi de gayet ağır kitaplar. İçlerine baktığınızda onu notlarını da görüyormuşsunuz. Kitabın analizini daha onu okurken yaparmış. Keşke onlardan biri elime geçse!
Bu dönem başından beri babamı bi kitap merakı saldı. Eskiden televizyondaki belgeselleri deli gibi izlerdi sabahtan akşama kadar. Ondan bıktı, apartman yöneticiliğine sardı. Büyük şehirlerde bir insanın iyi niyetinin nasıl suistimal edildiğini gördükten sonra o işi de bıraktı. Şimdi de, ne zaman okuldan eve gelsem, salonda açmış bir kitap, oturmuş balkonun kenarındaki iki kişilik rahat kanepemize, açmış okuma lambasını, kendini vermiş okumaya. Nasıl imrenerek bakıyorum bilemez. "Hayalimdeki emeklilik işte böyle bir şey olsa gerek" diye iç geçirip odama gidiyorum.
İleri Analiz'den sınavım var bu hafta. Ama kitap okuyasım geldi =)
İki sene önce Amerika'dayken, ev arkadaşım her pazar kiliseye giderdi. İki-üç defa sırf merakımdan ben de eşlik ettim ona. Protestan kilisesinin diğerlerinden farklı olduğunu biliyordum aslında. ama içeri girdiğimde kilisede beni kocaman İsa heykelleri, mumlar, tahta kanepeler, büyük antika resimler yerine sadece bir konser salonunun beklediğini görünce şoke olmuştum. Yaklaşık bir saat boyunca o bölgenin rahibi (Westside LA) yöre halkına tam anlamıyla bir gösteri sunmuştu sahnede. Aile ve dostluk hakkında vaaz vermişti ama ben inanılmaz keyif almıştım. Kilisedeki gönüllülerle tanışmıştım çıkışta, benim Türk olduğumu öğrenince de baya bi ilgilenmişlerdi. Arada hala mail gelir onlardan, iki haftada bir aktivite düzenliyolar - beni de burdan davet ediyolar manyaklar =)
Her neyse, ne dicektim. Gitmeden bana hediye olarak termos verdiler - üzerinde kilisenin adı yazıyo: Shepherd of the Hills. Biraz önce çay yaptım kendime, ona koydum - aklıma gelmişken ve hazır çayım da sıcakken (!) bunları yazdım.

27 Aralık 2008

"Ben gerçek aşkı arayan biriyim.
Basit, yalın, birbirimiz olmadan yaşamayız türünden gerçek aşkı."

"I realized that I had just entered to a very interesting chapter of my life."

"Tell me something Rufus.
"Like what?"
"Tell me something that you shouldn't."

"You art matters Peyton. It's what got me here."