15 Mart 2009

Gugıl

Uyku tutmayan gecelerden bir tane daha.
Oda desen dağınıklıktaki son noktasında; ileri analiz ödevleri(iki dönemlik ders, bitmiyor, bitmiyor!!!), yatağa yayılmış kalın analiz kitapları (kaynak taramak gerek tabi ödev yaparken), meyve tabağım (elmamı yine bitiremedim, neyseki annem görmedi (!) ), defterler, birsürü kitap, fotoğraflar, masamda unutmamak için yazdığım küçük rengarenk notlar, kalemler, peçeteler (gribim) vs.vs.
Sabah erkenden başlayacak bir gün. Kalp şeklinde alarmlı bir saatim var. Hem telefonumu hem de onu kuruyorum; çünkü uykum öyle derin oluyor ki sabahları - bir tek alarmla uyanamıyorum. Üstüste çalan 5 alarmdan sonra anca kendine gelen bünye, haliyle ev halkının büyük tepkisini çektikten sonra kendini banyoya atıyor.

Ödevler, projeler, unutulmaması gereken tonlarca şey. "Şu hocaya git, şunu sor", "Seminer var, unutma.", "Bilgisayar götürüceksin yarın", "Kulüp gezisi için para toplanıcak, dekanlığa uğra.", "Asistana git, ödevde bikaç takıldığın nokta vardı."

"Yaaaa ama ben yarın ne giyicem?" derdini de eklesem mi acaba? :)
Tamam sustum.

Uykumun gelmesi için her türlü yöntemi deniyorum şu an. Zaten biraz sonra kuzu sayma işlemine geçicem büyük ihtimalle. Biraz önce mutfağı taradım, süt bitmiş ya lanet olsun! (Evet uzun bir insanım tahmin edebileceğiniz üzere - ama emin olun sütten değil; öyle manyak genler var ki, hala uzuyorum)

Bazı hocalarımın adlarını "google"ladım biraz önce. (Bu da yeni adet, özellikle yabancı dizilerde çok geçer oldu - 'Araştırmak istiyorsan, bence "google"lamalısın tatlım!)
Hangi hocaların hangi makaleleri ve hangi kitapları Google Akademik aramada çıkıyor ve de en önemli nokta - kaç citation ile?

İleri Analiz hocam lider görünüyor. İki bölümümde de.
İki bölüm derken?
Neyse boşver.
Hee çift anadal, heee.
Heeee ineğim ben. Başka soru?

Yattım ben.
Si yu leytır, eleveytır.

Yeni Başlangıçlar


Bu başlığı yazarken bile gülüyorum. Çünkü arada eser bana - daimi bir "yeni bir başlangıç yapmam lazım artık" düşüncesi sarar birden. Sanki etrafımdaki her şey benimle beraber eskiyor ya da kirleniyor; ve de ben, rutin aralıklarla ya baştan başlamak zorunda hissediyorum kendimi, ya da temiz bir sayfa açmak.

Saçmalık gibi görünebilir. Ama ben sadece insanoğluna verilmiş belki de en güzel özelliği doyasıya kullanmak istiyorum - "unutmak"

Belli bir zaman geçer. İnsanlar değişir. Sen değişirsin. Senin için "iyi" ya da "kötü" olarak etiketlendirilebilecek olaylar yaşanır çevrende. "İyi" olanları hafızana kazırsın, gelecekte tekrardan hatırlayıp gülümseyebilmek için. "Kötü" olanları ise geri dönüşüm kutusunda bekletmektense, onların sonucunda yaşadıklarını ve hissettiklerini, beyninin ufak bir köşesine not alırsın - bir daha karşılaştığında o olayı yaşamayıp kısayoldan direk sonuca ulaşabilmek için.


Sonunda ise sana kocamaaaan bir gülümseme kalır. :)


Hayatımın hiç olmadığı kadar güzel gitmesi, sebepsiz yere sürekli gülüyor olmam işte bu nedenlerden. Sahte olduğum zamanlar da oldu. O zamanlar yazdıklarımı da hatırlıyorum: "Kendim olamıyorum, sanki bir şeyler sürekli beni engelliyor benliğimden." diye.

Artık oyun bitti.


Mutlu olmak için herhangi bir sebep olması gerekmediğini gördüm ben bugünlerde.

Siz de deneyin, güzelmiş :)

12 Ocak 2009

Nothing At All

Let the whole world fall away and fall into my arms.
Stay with me, I don't know how long we've got left.
And so i'm asking you , to forgive me.

I learn as I go, to float far away
Into silence, and just watch your face
and find some kind of grace, in that quiet bliss.

Can I stay and say nothing at all, at all?

Duygusal bir insan değilim. En azından öyle olmamaya çalışıyorum. Olayların ya da insanların benim ruh halimi etkilemesine izin vermek istemiyorum. Ama öyle bir durum ki, bazen kendini kontrol edemezsin, her şey birden gelişiverir. O an, sen sen olmaktan çıkarsın. Sanki, hayatta sen bir seyircisindir; sahnede ise senin yerine bir başkası oynuyordur - tam da senin kılığında. Seyirciler arasından var gücünle bağırırsın: "Hayır! Böyle yapma! Bu sen değilsin! Orda olması gereken benim ve ben olsaydım böyle yapmazdım!"
Ama gel gör ki, roller oynanmaya devam eder ve hayat akıp gider. Sense biraz geç de olsa koltuğundan kalkıp olman gerektiği yere dönersin ama artık bazı şeyler için çok geçtir.

Geçmiş. İçinde türlü hikayeler barındıran bir roman. Açıp okumaya kalktığında, sayfalar arasında kaybolma ihtimalin de var, yazanlardan ders çıkarttıktan sonra kitabı kapatıp yeni bir hikaye yaratma da. The choice is yours.

Bütün dünyanın kollarıma düşmesine izin ver.
Yanımda kal, ne kadar vaktimiz kaldı bilmiyorum - sadece, beni affetmeni istiyorum.
Burada kalabilir miyim? Tek bir söz bile söylemeden? Tek bir söz bile.

28 Aralık 2008

Kitap - Shepherd of the Hills


Yazasım geldi durduk yere. Hava inanılmaz soğuk. Ve tahmin edin ne oldu? Evet, ben yine hastalandım. Hassas bi yapım var maalesef, akşam görünürde hiçbir şeyim yokken, sabah kalktığımda deli gibi hapşuruyo ve iki hafta boyunca gribin alasını geçiriyo olabiliyorum.
İki günümü ders çalışarak geçirmeyi planlamışken, yine dürttü beni kahrolası bir melek.
Bütün gün, tembelliğin alasını yaptım. Ama mutluyum. Evet.
Odam karmakarışık. Elimi nereye atsam bi kitap çıkıyor. Fışkırıyo sanki. Arada onları gözden geçiriyorum. Küçükken çılgınlar gibi kitap okurdum. Artık eski heyecanım da kalmadı bu aralar. Dergi karıştırmak, eski yazıları okumakla yetiniyorum sadece. Ya da alıyorum elime öyle rastgele bi kitap, şuursuzca okuyorum, saatler geçiyor gidiyor. Sonra atıyorum bi yere.
Kitaplara not almak çok güzel bir şey. Düzen delisi insanlar vardır ya, kitapları okurken bile düzgün açarlar, sayfaları buruşturmazlar falan. Kısmen ben de öyleyim ama, kitabın boş kalan kısımlarına, bir şeyler yazmak sapıkça hoşuma gidiyor.
Atatürk de öyle yaparmış. Zaten benim çıkış noktam da o. Adam kısacık ömrüne binlerce kitap okumuş, hepsi de gayet ağır kitaplar. İçlerine baktığınızda onu notlarını da görüyormuşsunuz. Kitabın analizini daha onu okurken yaparmış. Keşke onlardan biri elime geçse!
Bu dönem başından beri babamı bi kitap merakı saldı. Eskiden televizyondaki belgeselleri deli gibi izlerdi sabahtan akşama kadar. Ondan bıktı, apartman yöneticiliğine sardı. Büyük şehirlerde bir insanın iyi niyetinin nasıl suistimal edildiğini gördükten sonra o işi de bıraktı. Şimdi de, ne zaman okuldan eve gelsem, salonda açmış bir kitap, oturmuş balkonun kenarındaki iki kişilik rahat kanepemize, açmış okuma lambasını, kendini vermiş okumaya. Nasıl imrenerek bakıyorum bilemez. "Hayalimdeki emeklilik işte böyle bir şey olsa gerek" diye iç geçirip odama gidiyorum.
İleri Analiz'den sınavım var bu hafta. Ama kitap okuyasım geldi =)
İki sene önce Amerika'dayken, ev arkadaşım her pazar kiliseye giderdi. İki-üç defa sırf merakımdan ben de eşlik ettim ona. Protestan kilisesinin diğerlerinden farklı olduğunu biliyordum aslında. ama içeri girdiğimde kilisede beni kocaman İsa heykelleri, mumlar, tahta kanepeler, büyük antika resimler yerine sadece bir konser salonunun beklediğini görünce şoke olmuştum. Yaklaşık bir saat boyunca o bölgenin rahibi (Westside LA) yöre halkına tam anlamıyla bir gösteri sunmuştu sahnede. Aile ve dostluk hakkında vaaz vermişti ama ben inanılmaz keyif almıştım. Kilisedeki gönüllülerle tanışmıştım çıkışta, benim Türk olduğumu öğrenince de baya bi ilgilenmişlerdi. Arada hala mail gelir onlardan, iki haftada bir aktivite düzenliyolar - beni de burdan davet ediyolar manyaklar =)
Her neyse, ne dicektim. Gitmeden bana hediye olarak termos verdiler - üzerinde kilisenin adı yazıyo: Shepherd of the Hills. Biraz önce çay yaptım kendime, ona koydum - aklıma gelmişken ve hazır çayım da sıcakken (!) bunları yazdım.

27 Aralık 2008

"Ben gerçek aşkı arayan biriyim.
Basit, yalın, birbirimiz olmadan yaşamayız türünden gerçek aşkı."

"I realized that I had just entered to a very interesting chapter of my life."

"Tell me something Rufus.
"Like what?"
"Tell me something that you shouldn't."

"You art matters Peyton. It's what got me here."

26 Aralık 2008

H.

Is there so much hate for the ones we love?

Her sevgi içinde nefreti barındırır mı ki? Çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın size söylediği bir sözle ya da gözünüze batacak en ufak bir hareketinde, veya şöyle diyelim, sizi kırdığı o küçük zaman aralığında, ona olan derin dostluğunuz yüzünden içinizden bir parça kopmaz mı? "Nasıl yapar bunu?" diyerek bir anda o nefreti açığa çıkarmaz mı? En yakın arkadaşların, kavga ettikten sonra birbirlerinin en büyük düşmanı olduğu milyonlaca sahneyi hatırlayın.
Sevgiliniz mesela. Birlikteyken her şeyinizdir. Ayrıyken, yüzünü görmek istemediğiniz yegane kişi.

Placebo'yu seviyorum bi de evet. Alın size recommendation: Running Up That Hill.
Dinleyin, loopa alın, bir daha dinleyin.

Tell me, we both matter, Don't we?

21 Aralık 2008

Peki o zaman. Öyle olsun.


"Kendine iyi bak" bir veda değil, elveda cümlesidir çoğu zaman... O üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde.
Kendine iyi bak,
Çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım, olamayacağım... İstesem de, istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.
Kendine iyi bak,
Çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak, ben olmayacağım. "Kendine iyi bak" ve beni düşünme. Çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. arama sakın beni, yazma. Çünkü ben yazmayacağım.. Sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. Fakat yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatrına sana yürekten mutluluklar diliyorum... Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.
Kendine iyi bak,
Aramızda geçen her şeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. Aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle başbaşa, yapayalnız bırakıyorum... Biliyorum; kendini bırakacaksın benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. Aslına bakarsan, çok da fazla umursamıyorum...
"Kendine iyi bak" derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalayıcıdır. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine "kendine iyi bak" gözleriyle ayrılırlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar... Ta ki son elveda mezar sessizliğine bürününceye kadar...
Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez "kendine iyi bak" derler ve giderler. Onlar eti tırnaktan ayırmak yerine ölümü yeğlerler. Onlar bu acıyı bir kezden fazla kaldıramayacaklarını bilirler.

"Kendine iyi bak" derler ve giderler. "Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz" derler ve giderler.
En büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek?
"Kendine iyi bak" derler ve giderler. Seni suskunluğa mahkum edip giderler. Seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. Seni senden alıp giderler.
Daha kötüsü, suçlayamazsın onları tüm bunlar için. "Kendine iyi bak" deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet, suçlatmaz kendini. Savaşmadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın. Savaşmışlarsa, yenildikleri için kızarsın, yine suçlayamazsın. Yenildiğin için kızarsın, yine suçlayamazsın... Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni. "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler. Bir tek anıları bırakırlar geride, bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye unutulmayan nağmeler.
Arkalarına bakmadan çekip giderler eğer yalnız kalmışsan, çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler. Her şey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler. Bitti diyemedikleri için "kendine iyi bak" derler. "Kırıldım ve affedemiyorum" diyemedikleri için "Kendine iyi bak" derler. "Seni istemiyorum artık, hayatımdan çıkaracağım ama bil ki hiç unutmayacağım." diyemedikleri için "Kendine iyi bak" derler. "Biliyorum çok kanayacaksın ama daha iyisini yapamıyorum." diyemedikleri için "Kendine iyi bak" derler. Vicdanlarını rahatlatmak için "Kendine iyi bak" derler, çünkü o kan uzun süre akacaktır ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler.

"Kendine iyi bak" bir noktadır çoğu zaman. "Kendine iyi bak" deme bana, sadece kötülükler noktalansın isterim ben. Oysa sen iyisin... Sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçssin. Sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin. Sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin. "Kendine iyi bak" deme bana... Nokta koyma.
Keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler... Keşke affedebilsen beni, keşke ben de affedebilsem. Keşke döndürebilsek zamanı geriye. keşke bugünkü aklımızla yaşasak her şeyi baştan. Nafile.

Ama yine de, gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mı?Sen eksikken ben nasıl tam olurum? Senden kalan boşluğu kimlerle doldururum? Savaşsak aramıza giren şeytanla? Olmaz mı? Hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sınavı geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanırdı? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı? Hani en büyük zaferler, en kanlı savaşların ardından kazanılırdı? Bunların hepsi yalan mı? Sahiden... gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mı?..

Peki o zaman,
Senin istediğin gibi olsun...
Öyleyse...
Sen de...
Kendine iyi bak!


Bu yazıyı keşke ben yazabilseydim. Keşke bu satırları yazabilecek kadar duygu yoğunluğuna sahip olabilseydim. Ama yine de, her birimiz en az bir kişiye "Kendine iyi bak" demedik mi hayatımız boyunca? Peki o zaman, bizim istediğimiz gibi olsun.